öğlen sohbetleri bir

herkese merhabalaaarr, uzun bir aradan sonra tekrar benimlesiniz 🙂

en son değişim ile ilgili bir yazı yazmıştım, güzel haberi vereyim size de. gerçekten bu harika bir değişim dönüşüm oldu benim için, artık protez kolumu takmadan dolaşıyorum ve bu inanılmaz bir rahatlık veriyor bana. okulumun bitmesine 1 dönem kaldı ve siz yokken bu kız youtuber da oldu. sürprizzz :d

hayatım güzel gidiyor, 18 şubat doğum günüm ve sabırsızlıkla o günü bekliyorum. ismail ile aram da çok iyi, bu yaz nişanlanırız diye umud ediyorum.

keyfimin çok yerinde olduğu bir dönemde olduğumdan buraları boşluyorum kusuruma bakmayın lütfen. sizi çok çok seviyorum.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

değişim ya da değişemeyişim

ilginç ilginç planlarım var bu aralar. ama çok korkuyorum, planladıklarım gerçekleşmez diye, en çok yeterli gücü içimde bulamazsam diye korkuyorum. ileride bu zamanlarımı gülerek hatırlamak ve iyi ki yapmışım demek istiyorum. o kadar zor bir iş açtım ki başıma. kendi kendime bir sorun yarattım ve şimdi de o sorunu aşmam ve sınırları zorlamam gerekiyor.

nasıl, ne zaman karar verdim bu değişme fikrine bilmiyorum. sanırım bu yaz, bu yaz kafam başka çalışmaya başladı. içim kıpırdandı sürekli, yeni bir fatma keşfettim. çıkar beni buradan diye bağırdıkça başkalarını duymaz oldum. ama onu oradan çıkartmak ve benimsemek öyle imkansız ki. 15 yıldır saklanıyor, gizleniyor ve sadece izliyordu yani eski beni. şimdi harekete geçti ve değişmenin zamanıdır dedi. o kadar uzun süre duymadım ki onu şimdi sesi kulağımı tırmalıyor, o bağırdıkça ben susuyorum. kimse beni tam olarak anlamıyor, hapsoldum kafamın içine, hapishane oldum ben artık bütünüyle.

insan kendini her haliyle sevmeli ya, işte ben kendimi bu halimle de sever miyim bilmiyorum. güçlü durmak istedikçe duvarlar yıkılıyor üzerime. sırtıma kambur biniyor, yürüyemiyorum.

yeni Ben’e merhaba diyelim madem, bana şans dileyin.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

lahey -den haag-

merhaba sevgili okur! sen şimdi yatağına uzanmış bilmem kaçıncı rüyandasın belki ama ben lahey’ i hatırlamaya çalışıp sana anlatacağım. hollandada en ama en sevdiğim şehirdir kendisi. aynı zamanda eski hollanda krallığının da başkenti. hala tüm bürokrasi orada diyebilirim. takım elbiseli adamlar görebilirsiniz bolca. atlas okyanusuna kıyısı olması, plajı ve müzeleriyle gezilmeye değer bir şehir.

şehri genel olarak gezmek çok güzel olur fakat önceden yapılmış küçük bir araştırma ile daha da güzelleştirmek gerek. ben de öyle yaptım tabii. şimdi de tek tek gittiğim yerleri ve ilk izlenimlerimi size aktaracağım.

Mauritshuis Müzesi

laheye gitmeden önce her seferinde yaptığım gibi nereleri gezmeliyim diye kısa bir araştırma yapmıştım. ve inci küpeli kız tablosunun aslının bu şehirdeki bir müzede olduğunu öğrendim. dayımlara da söyledim ve ilk durağımızın mauritshuis müzesi olmasına karar verdik. daha müzeye girmeden binanın ihtişamıyla büyülendim.

garip camdan bir asansörün içinde müzenin altına iniyorsunuz. görevliler nasıl gezilmesi gerektiği hakkında kısa bilgiler veriyorlar ve tur başlıyor. tur dedim ama rehber olmadığını da belirtmeliyim. oradaki bir türk görevli bize resimlerin tarihleri ile ilgili bilgiler verdi ama çalışan olarak rehber göremedim etrafta. tüm o muhteşem tabloların yanı sıra müzenin içi insanı mutlu etmeye yetiyor. tarih kokan ve eski bir şatoymuşcasına dizayn edilmiş müzenin hemen yanında nehir var. camlarından manzarayı da seyretmek mümkün. ben inci küpeli kız tablosu için gitmek istemiştim fakat onun dışında birçok tabloya daha aşık olduğumu söylemek isterim. anlatacağım şeyler tükendi şimdi resimlerle somutlaştırayım. iyi seyirler.

Sahil

plajı da güzeldi, zenginlerin daha çok ilgisini çeker çünkü arka bölümünde kocaman bir alışveriş merkezi vardı. dönme dolabı ve sahilde yediğim kızarmış balığı çok sevdim. bu balık orada çok tüketiliyormuş atıştırmalık olarak, adı da kibbeling. buranın türkiyedeki plajlar yanında enteresan olmadığını söyleyebilirim.

Binnenhof Kalesi

gez gez bitmeyecek kocaman bir kale, kalenin iç bölümü o kadar geniş ki eskiden insanların sosyal hayatlarının burada olduğu çok belli. gezerken keyif aldım, görülmeye değer. biz oradayken bi devlet mensubu ziyaret etti, insanlar toplandı filan. atlı polisleri hatta genel olarak polisleri ilk defa burada gördüm.

benden bu kadar, okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

gece sohbetleri bir

Kocaman bir boşluğun içinde sürünüyoruz hepimiz. yaşadığımızı, sevildiğimizi zannederek avunuyoruz. kimse sevmiyor kimseyi aslında. gün içinde yaptıklarımız ise kalbimiz durmasın diye hep. onun için çalışıyor, onun için çabalıyoruz. kalbimiz bir 50-60 yıl atsın diye. yaşamayı bu kadar değerli kılan ne? peki bizi sıradanlaştıran ne? artık düşünsek ne düşünmesek ne?

gelecek korkutuyor hepimizi. ya iş bulamazsam, ya evlenemezsem, ya çocuğum olmazsa, ya iyileşemezsem, ya beni unutursa, ya mutsuz olursam… gelecek bizden korkuyor mudur acaba? insanlık beni sevmiyor benden korkuyor diye düşünüp üzülüyor mudur?

İsmail beni seviyor mudur peki?

ben bazen unuturum onu, yüzünü hatırlayamam, sesini hayal edemem. işte o zamanlar yalnız kalırım. şimdi de o zamanlardan birindeyim. kaldın mı kendinle baş başa fatma. Allahtan konuşkanım, kafamdaki diğer sesleri susturuyor düşüncelerim. ismaili düşünmüyorum böylece sürekli sürekli. 3 ay oldu onu görmeyeli, milat olacak görüştüğümüz gün. yine konudan konuya zıpladım. gelecekten korkmuyorum ben gelmeyecek olandan korkuyorum. ismail gelmezse diye, güzel günler gelmezse diye.

şimdi uyuyacağım için susturabilirim düşüncelerimi. ama kalbim konuşmaya devam edecek. ismaili ne kadar özlediğimi haykıracak.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

rotterdam

merhaba sevgili okur! bugün hollandanın en büyük 2. şehri olan ve mimarisiyle de görsel şölen yaşatan rotterdamdan bahsedeceğim. burası amsterdamdan sonra en metropol şehir diye düşünüyorum, en azından benim gördüklerim arasında öyleydi. şimdi keyifle okuyun bakalım.

Meydan

arabadan iner inmez markthal pazar yeri, dönme dolap, küp evler ve inanılmaz güzellikteki mimarisiyle şehir sizi karşılıyor. alt geçitlerden geçerek karşı tarafa gidip de kanalları ve üzerindeki yelkenlileri görünce insan burada yaşayıp burada ölmeliyim diye düşünüyor. her taraf bisiklet ve hatta bisikletler için özel park alanları var. metropolümsü görüntüsüne rağmen binalar istanbulda olduğu gibi rahatsız etmedi beni hiç. yüksekler evet, ama sanırım tasarımları yüksekliğin verdiği kötü görünümü en aza indiriyor. tabi taş evler, müstakil evler burada da mevcut. dolaşmak inanılmaz keyifli, deniz kenarından köprüleri ve tüm şehri görebiliyorsunuz. bu da istanbulu hatırlatıyor. adını hatırlayamadığım ve titanic adını verdiğim kocaman gemi de bu şehirde, tam olarak meydanda değil ama çok uzak da değil. adı galiba harmony of the seas miş, dünyanın en büyük gemisi diye yazmışlar, ben de onların yalancısıyım. kısacası meydana ve çevredeki her şeye bayıldım.

Küp Evler

daha hollandaya gitmeden ve nerelere gidebilirim diye araştırırken karşıma çıktı küp evler. o kadar güzellerdi ki görür görmez büyülendim ve resimlerden bile daha güzelmiş dedim. şimdi tarihini anlatmayacağım ama ilgililer mutlaka araştırsın. evler 45 derecelik açıyla duruyorlar fakat içeri girince düz bir zeminde yürüyorsunuz. orada yaşayanlar da varmış. sarı sarı o kadar tatlılar ki, mimari harikası olduğunu düşündüğüm bu evleri herkesin görmesini çok isterim. benim hayatım boyunca gördüğüm ve insan elinden çıkmış en harika şey olur kendileri.

Euromast

rotterdamı boydan boya ve en tepeden görmek istiyorum diyorsanız doğru yerdesiniz. ben rotterdamı en iyi bu sayede tanıdım diyebilirim. giriş ücreti 10 euro gibi bir şey. ilk önce asansör yardımıyla en tepeye çıkıyorsunuz ve bu tepe de normalde hava sıcak olsa da size kaban giydirtebiliyor. kulenin etrafında daire çizerek tüm noktalardan manzarayı seyredebiliyorsunuz. daha sonra da camdan ve yine dairesel bir asansöe binip, dijital rehber eşliğinde ve asansörle birlikte dönerek rotterdamın her yerini görebiliyorsunuz. mutlaka gidin demem ama gitseniz hiç sıkılmazsınız diyebilirim.

Markthal Pazar Yeri

burası da beni en çok tatmin eden yerlerden. yurt dışında olduğumu hissettiren harika tasarıma sahip bir pazar yeri. pazar yeri adı ama hiç de bizim pazarlarımıza benzemiyor. içerisinde çeşit çeşit restorant, kafe ve dükkan mevcut. tabi burayı özel kılan bunlar değil, tavanının kubbe şeklinde oluşu, pazar alanının da tam bu kubbemsi yarım silindirin içine kurulmuş olması. daha ilginci ise tavanda pencereler var ve insanlar orada yaşıyorlar. kafanızı kaldırdığınızda rengarenk meyve sebzelerle ve şekillerle büyülenmeniz olası. ben bayıldım hem de çokça. son olarak, markthal pazarından çıktığımda gerek pazarla karşılaştım, türk pazarı yani : )

St. Laurenskerk Kilisesi

hollandada görmüş olduğum en harika, görkemli ve işte kilise be dedirten kilise. devasa büyüklükte ve gezerken göz doyuruyor. girişi ise yalnızca 2 euro. şiddetle önerilir diyorum ve resimlerle baş başa bırakıyorum sizleri.

Erasmus Köprüsü

kuğu köprü olarak da geçiyor, abartıldığı kadar güzel olduğunu düşünmüyorum ve hatta onun tam karşısındaki eski kırmızı köprü benim çok daha hoşuma gitti.

evet, bugünlük de bu kadar. kiliseye ve markthal a tek başıma metroyla gittim. son koyacağım fotoğraf da o günden bir hatıra oldu benim için. umarım okurken sıkılmamışsınızdır. keyifli günler efenim.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

giethoorn : bir hollanda rüyası

merhaba sevgili okur! umarım sıcak bir şeyler içerken, kendinizi acaba hollanda’ya gitmek isteseydim nereleri gezmek görmek isterdim diye düşünürken bulursunuz ve hop benim yazımla karşılaşırsınız.

giethoorn, daha Türkiyedeyken görmeye karar verdiğim bir şehir. hollandanın venediği diye anılıyor kendisi. mis gibi sazlıkların arasında kayıkla seyahat edebiliyorsunuz. biz toplam 6 kişi 3 saatliğine kiraladık. fiyatı da 60 euroydu. hemen türk lirasına çevirmeyin, tadımız kaçmasın : ) ilk önce tatlı bir dondurmacı ve eski müstakil evler karşıladı bizi. biraz nehir-kanal boyunca yürüdük ve kayık-bot kiralamaya çalıştık. etrafta bolca restorant vardı. kayıklar çeşit çeşit, ister manuel ister otomatik olanları seçebilmek mümkün. bizim kiraladığımızın kolu vardı ve ne tarafa çevirsen onun zıttı yönde hareket ediyordu. tüm mekanın krokisini vs. içeren bir harita verdiler ve istediğimiz rotadan gidebileceğimizi anlattılar. oradaki evlerde yaşamını sürdürmekte olan insanların özel park yerlerine girmek yasak ve buna dikkat etmeniz gerekiyor. ben yanlışlıkla girdim ama kimse fark etmeden çıktım hemen. haziran ayında gitmiş olmama rağmen üşüdüm kayıktayken. etrafta birçok kayık olduğundan en başta kalabalık olsa da git gide herkes farklı rotalara kayıyor ve doğanın sükunetini rahatlıkla soluyabiliyorsunuz. piknik yapmak isterseniz, kayığı park edip yeşilliklerde dinlenebilmek de mümkün, yanınıza atıştırmalık almanızı şiddetle tavsiye ederim. çevredeki evler, kanal, ağaçlar, sazlıklar, nilüferler, yusufçuklar bir peri masalının içindeymiş ya da hobbit köyündeymiş hissiyatı veriyor. bir süre ilerledikten sonra kanal büyüyor büyük bir alana varıyorsunuz, göl veya deniz gibi uçsuz bucaksız gözüküyor. tek başıma gitsem pek eğlenemeyeceğim için, iyi ki kalabalık gitmişim diyorum ve size tavsiyem de bu yönde olur. suyun sesiyle mayışmanız da pekala mümkün, yanınızda biri olsa daha makbul olur. burayla ilgili anlatabileceğim başka bir şey yok sanırım. gidin ve görün. anlatılmaz görülür bir mekan.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart

arnhem

merhaba sevgili okur! şimdiki hedefim sizi dopdolu, eğlenceli ve bilgilerle donatılmış bir arnhem turuna çıkartmak. bilmeyenler için arnhem hollanda’nın bir şehri. kuzenim moda şehri olduğunu da söylerdi, gerçekten insanları çok tatlı ve farklı giyiniyorlar. ilk gördüğüm şehir burası olduğundan, bendeki yeri çok ayrı. sonuçta ilk defa yurt dışına çıkmış biriyseniz, ilk nereyi görseniz oradan acayip etkileniyorsunuz. dayımın oturduğu muhiti çok sevdim, evler müstakil ve dubleksti. fazlasıyla yeşillik vardı ve hatta evin hemen yakınında kiraz ve çilek bahçesi vardı. tarladan toplanmış taze kirazları satın alabiliyorduk. şehir merkezine arabayla gittik, yolları muntazamdı ve sanki kimse araba kullanmayı bilmiyormuşcasına fazlaca işaretle doluydu.

Şehir Merkezi

şehir merkezinin sokakları o kadar güzeldi ki. ve pazar günü olmasına rağmen ne kalabalık ne de gürültülüydü. insanlar genellikle kafelerde oturup sohbet ediyorlardı. birçok farklı milletten insan değişik yeme-içme mekanları açmıştı. tabii Türkler bu konuda daha çoğunluktaydı. insanlarından bahsedecek olursam, genel itibariyle hiçbir kabalığa denk gelmedim. hatta hepsi son derece nazik ve yardımseverdi diyebilirim. sokaklara geri dönelim. evlerin içini bilemesem de dışları çok temiz ve tertipliydi. duvarların taş taş olması, eski bir görünümde oluşu çok hoşuma gitti. otobüse bindiğimde gözümü camdan ayırmıyordum diyebilirim.

daha sonra oradaki ünlü bir kiliseye gittik. The Eusebius Church, fakat içeri giremedik. kuzenim de ben de niye kapalı olduğunu anlayamadık. dışı çok görkemliydi.

bu kiliseden yana şansım gülmeyince çevrede farklı kiliseler var mı diye dolaşmaya başladım. e o kadar yurt dışına geldik kilise görmeyeceksek olmaz değil mi? neyse ki tam da bu giremedeğim kilisenin karşısında bir tane daha kilise varmış. ama onun içini de kıyafet defilesi ya da moda haftası için müze yapmışlar. içeride hollandanın yöresel kıyafetlerinden esinlenerek tasarlanmış kıyafetler vardı. arnhemin her karesini karış karış gezip binlerce olmasa da yüzlerce fotoğraf çektim, çektirdim. ama kendimi çok yakın olarak koymayı pek istemiyorum. bunlar da işinizi görür bence 🙂

Burgers’ Zoo

burası hayatımda gördüğüm en güzel hayvanat bahçesiydi. büyüklüğü devasaydı, hayvanları bölge bölge sınıflandırmışlardı ve harita eşliğinde rahatça gezilebiliyordu. bunlardan çok daha önemli ve heyecanlı olan ise ilk defa bir yere tek başıma gidiyor oluşumdu. dayımın evinin önünden geçen 3 numaralı otobüsle gidip dönebileceğim bir yer olduğu için tek başıma gezmeme ve eve dönmeme izin verdiler. tabii ki bu son olmayacaktı 🙂 hayvanat bahçesini de tek başıma gezdim. kimseye adres sormam filan da gerekmedi. en son turu bitirdiğimde, çıkışı bir görevliye sordum sadece. dolaşmak ve gitmek istediğim yeri bulmak oldukça kolaydı. harita ve her yerde olan yön işaretleri bu konuda yardımcı oluyordu. okyanus bölgesini, safari bölgesini ve kelebeklerin olduğu bir bölümü çok ama çok sevdim. sadece goriller için bile görülmeye değer bir hayvanat bahçesi. ben yanıma kuruyemiş, 2 sandviç ve meyve suyu almıştım. ama içeride bir sürü kafe- restorant mevcuttu. bütün gün boyunca gezilecek bir yer olduğundan, gidecekseniz programınızı da buna göre ayarlamanızı tavsiye ederim.

Açık Hava Müzesi

hollanda tarihini yakından öğrenebileceğiniz, kocaman bir alana kurulmuş açık hava müzesine gitmenizi de şiddetle öğrenirim. biz öncelikle kapalı bi müzeye girerek gezmeye başladık. yıl yıl geçmişten bugüne neler yapmışlarsa videolarla, maketlerle ve hangi aletleri kullandılarsa onları da göstererek tarihlerini olağanüstü bir biçimde tanıtmayı başarmış hollandalılar. eski evler, hastaneler, yel değirmenleri, ahırlar, yağ fabrikaları, halı yapmak için kullandıkları alanlar yani toplumda ne varsa günümüzdeki bir kasabayı gezer gibi gezebiliyorsunuz. üstelik alan çok büyük olduğundan tüm müzeyi dolaşan trenler mevcut. yorulanlar veya tur atmak isteyenler kullanabiliyor. günümüz tarihine yaklaştıkça daha görkemli malikaneler yapmışlar, o evleri gezmek o zamanları anlamak insanın içini ürpertiyor. tren istasyonuna ve eski arabaların sergilendiği alana bayıldım diyebilirim. mutlaka görün derim.

Castle Doorwerth

arnhem deki son durağım. burasını nasıl tarif etsem bilmiyorum. kendinizi şatoya hapsedilmiş rapunzel ya da şövalye gibi hissetmeniz mümkün. merlin dizisine de gidebilir aklınız. gerçek bir kale, bozulmamış veya iyi korunmuş. çevresinde göl var, içerisi de dışarısı kadar etkileyici. doldurulmuş hayvanlar, ortak balo salonları, yattıkları yerler, savaş aletleri… kesinlikle görülmeli, yalnız dışı o kadar güzel ki içini gezip bu kadar mıydı diyebilirsiniz. çünkü içerisini gezmek çok uzun sürmüyor.

vee arnhem turumuz sona erdi, daha doğrusu benim gittiğim yerler bu kadardı. umarım siz daha fazlasını görürsünüz. benim için yazması biraz zor oldu, fotoğrafları toparlamak, oraları hatırlamak vs. umarım beğenirsiniz ve faydalı olur.

okuduysanız çokça teşekkürler, okumadıysanız da, çünkü siz sevgili okur benim sığınağım ve güvenli bölgemsiniz. sağlıcakla…

Standart